Türkiye solunun neden iktidara gelemediği, halktan beklediği teveccühü neden bir türlü göremediği uzun yıllardır tartışılır.
Türkiye Soluna Din Konusunda Öneriler
Türkiye solunun neden iktidara gelemediği, halktan beklediği teveccühü neden bir türlü göremediği uzun yıllardır tartışılır. CHP’nin, solun yokluğunda solmuş gibi yapması, bu partinin evrensel sol ile uzak yakın ilişkisi olmayan bir parti olduğunu gözlerden uzun süre saklamayı becermişti. Ancak CHP son zamanlarda, sol entelektüellerin hızla gözünden düşerken, yeni bir solun nasıl olması gerektiği tartışmaları gündemi meşgul ediyor.
Peki, CHP’nin temsil ettiği ve aslında sol olmaktan her açıdan çok uzak olan Kemalist zihniyetle, Türkiye solu nasıl oldu da bunca zaman aynı kulvarda yürüyebildi? Türk solu CHP’nin dışında bir varoluş imkânına neden sahip olamadı? Ya da bu soruları daha net bir soruyla toparlamalı: Türk solu neden bu ülkenin halkından yeterli bir teveccüh bulamıyor? Eğer CHP sol değilse, binde bilmem kaçlık bir “gerçek sol” oya sahip olan diğer sol partilerin halkla kurdukları ilişkide eksik olan nedir?
Bir şeyi açık bir şekilde belirtmek gerekir: Türkiye solu CHP zihniyetinin modüle ettiği bir zihniyet yapısına sahip olduğu, CHP ile aynı yöntemlerle benzer şekilde yetiştiği ve muhalefete yönelik tutumu CHP ile benzer olgulara yönelik olduğu için, CHP zihniyetinden çok uzağa düşememiştir. Bu ortaklık Aydınlanma ideolojisi ve bu ideolojinin türevi olan vülger materyalizmin zihinsel hâkimiyeti olarak göze çarpmaktadır. Bu düşünce, Türkiye solunu bu ülkenin insanlarıyla, onların yaşam ve zihniyet biçimleriyle her daim kavgalı, halkın yaşantısına tepeden aşağılayarak bakan bir yapıya sokmuştur. Yani başlangıçta hareket olarak evrensel sol bir zihniyet hâkim olsa dahi, sonradan bu zihniyet bir tür oligarşik totalitarizme zemin hazırlamakta, demokrasinin militarizmle hizaya getirildiği bir durumu ortaya koyabilmektedir.
Türkiye’deki sol düşünce Marksizmin pozitivist bir yorumu üzerinden hareket etmiştir. Pozitivist olmayan solculuk, ana akım solun altında cılız bir akım olmak dışında varlık gösteren bir anlayış değildir. Türk solunun ana problemini de, aslında Türk solu için “afyon” olan bu pozitivizmde aramak elzemdir. Aynı tip bir pozitivizmden neşet etmiş Kemalist düşünce ile Türk solunun paralelliği bu anlamda rastlantı değildir. Pozitivist Marksizm, iki insan tipinin - bilimi kullanan muktedir insan ve yasaların tutsağı olan insan - çelişkisini bir tür organizasyonla yönetmeyi ve gidermeyi amaç edinir. Bu ise doğal olarak eşitsizliğe zemin hazırlayan bir tutum demektir. Bir tarafta “aklı kullanan bilimci, bürokrat yönetici elitler” diğer tarafta ise sürü olan çoğunluk… Aynı tutumun bire bir Kemalizm’de olduğunu görmek hiç de zor değildir.
Bu düşüncenin doğal dışavurumu sol siyasi hareketlerin dine karşı tutumudur. İlk gözlenenin, aslında kendisi dogma olan bir düşüncenin; yani dine yönelik inancı ve ilgisi olan herkesin dogma ile iştigal ettiği ve bu dogmadan kurtulmanın gerekliliği düşüncesinin Türkiye solunda ve entelektüellerinde hâkim konumda olduğudur. Böyle bir yaklaşım Türkiye solunu, kendi halkının inancıyla ve yaşam biçimiyle ilişki kurmak ve onları anlamak konusunda oldukça uzağa atabilmektedir. Zira ikili bir ilişkide anlamayı engelleyen en önemli tavır tanımlamak tavrıdır.
Tanımlama, büyük oranda modern zihniyetlerin türevi olarak Türkiye soluna da bir hastalık olarak sirayet etmiştir. Tanımlamadan ilişki kuramayan, tanımladığında da otomatikman ilişki kurabilme ve anlama şansını yitiren böyle bir zihniyet Türkiye’de karşılığını bulamazdı zaten.
Türkiye soluna halkta kabul görebilmesi için nasıl öneriler getirilebilir konusu uzun süredir aklımı meşgul ediyor. Sanıyorum önerilerden birincisi, dinle ve bir dine imanla ilgili pozitivist algılardan kurtulmak gerekliliği olmalıdır. Çünkü imanı bir tür dogma olarak tanımlayan solculara söylenecek en önemli şey, deneyimlenmeyen ve acısıyla tatlısıyla yaşanmayan bir imanın nasıl bir şey olduğunun pozitivist algılamalarla bilinemeyeceğidir. Yani dogma olarak adlandırdığınız şey bir dogma olmayabilir.
Bir Müslüman, kendisini dogma ile itham eden bir solcuya muhtemelen şöyle diyebilirdi: İman eden insan, bu imanının her geçen gün kendisini daha da mutmain etmesi için nefsiyle savaşır durur (sonucu uçurum mudur, gerçekten mutmain olmak mıdır bu zorlu savaştaki performansıyla ilgilidir). Bu savaşım, insanın kendi nefs kademelerinin farkına varması ve onlarda derece derece yükselmesi isteğini açığa vurması demektir aynı zamanda. Bir Müslüman, öyle an gelir ki Hz. Ali’nin ifade ettiği gibi: “Ben görmediğim bir Allah’a secde etmem” noktasına gelebilir. Bir materyalist bunu mota mot değerlendirip deneyle kavranabilen bir tanrıdan bahsedildiğini düşünebilir. Ancak nefs kademelerinde yükselmeye aday bir Müslüman, bunun, insanın imanında gitgide mesafe kaydedip yükselmesini ve sonunda bununla mutmain olmasını ifade ettiğini söyler. Bu mesafenin kat edilmesi, bırakın bir dogmanın yaptığı gibi insanı statikliğe teşvik etmeyi, oldukça zorlu bir nefs mücadelesi gerektirir. Bu mesafeyi kat edebilmek her an Allah’ın ayetleriyle ilişkiye geçmeyi gerektirir. Bu ayetler gerek vahiy, gerekse de tabiattır. Bunlarla girilen ilişkide her an, ilişki yeni bir biçim kazanır. Hiç durmayan ve her an yeni bir şekil alan “oluş”un farkına varır insan. Sonra, o oluşla Yaratıcı arasındaki ilişkinin nasıl olabileceği üzerine, sadece İslam literatüründe değil dünyanın felsefe, din ve metafizik literatüründeki en derin eserlerini karıştırırsınız. Tek başına akla iman edip de, en sonunda onu da kaybeden Batılı Aydınlanmacılar gibi değil, bilgi edinmenin tüm yöntemlerini kullanarak, ama onların hiçbirisinin tam anlamıyla hakikati temsil edemeyeceğini bilerek girdiğiniz bu ilişki, her an kendinizin yeniden farkına varmanıza ve tekrar yeni bir varoluş biçimi yaratmanıza zemin hazırlar. Bu kendilik hali, “kendinde vahyin” her an sizin önünüzde bir başka formda ortaya çıkması; ama asla kendisini “neyse o şekilde” izhar etmemesi demektir aynı zamanda… Yani bir mümin dogmatik olmaktan çok uzaktır. Tam tersi insana verilen en büyük emaneti kullanmak konusunda cesaretli olmuş bir “talip”tir.
Türkiye solu, bu ülkenin halkıyla ve diniyle sağlıklı bir ilişki kuracaksa, bu ilişkinin iki düşünce biçimi ve iki gelenek arasında çift yönlü bir ilişki olması gerektiğini bilmeli ve bu ilişkiyi eşitler arasında bir uyum sağlayabilme ve ortak payda bulabilme ilişkisi olarak kurgulayabilmelidir. Zira CHP’nin ve maalesef kahir orandaki Türkiye solunun şimdiye kadar yapageldiği gibi, tepeden modernleştirmeci ve kaba bir sekülerizasyon içeren bir kibirin organize ettiği bir ilişki, halkta karşılığını bulmakta oldukça zorlanacaktır. Bu ilişki, bilgi edinme ve bu bilgilerin kullanma ve yorumlanma yöntemlerinde de bir tevazuyu gerektirir. Zira tek bilgi edinme yöntemi olarak vülger bir pozitivizmi sunan bir zihniyet, karşısında, geniş ve çok yönlü bir bilgi edinme geleneği olan bir dini geleneğin bağlılarına karşı çok fazla bir şey söyleyemeyecektir.
|